in

Bir hikâye ne zaman biter?


“Evvel zaman iken, develer tellal iken, saksağan berber iken…
Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken.
İp koptu, beşik devrildi.
Anam kaptı maşayı, babam kaptı meşeyi,
Döndürdüler dört köşeyi…
Selimiye minarelerini belime soktum borudur diye.
Yakaladılar beni tımarhaneye attılar delidir diye.
Babamdan haber geldi, onun eski huyudur diye.
Bereket inandılar, tutup beni saldılar.
Neyse uzatmayalım, masala başlayalım.”

Anonim masal tekerlemesi

Bu iktidarın hepimize ezberlettiği sloganlardan biri de “Biz bitti demeden bitmez.” Serdar Ortaç, 2015 yılında Euro 2016’ya “gaz” olsun diye milli takım için bir marş bile yapmış bu slogandan hareketle. Düzenleme enteresan. Ülkenin her yerine özgü sazlar ara ara ön plana çıkartılarak yapılmış. İçinde etle tırnak falan geçiyor. Hani şu sürekli cumhuriyetin “Türk” ve “Türk olmayan” yurttaşları bahsi açıldığında akla gelen laf. Allah Allah, diyor insan, ne alaka? Değil mi? Millî takımı bölmeye çalışanlar da mı var? Aklına geldiği gibi yazmış demek. Avrupa filelerini fethe giderken evdeki gerginliği bohçaya yerleştirmenin alemi ne? Şunu mu demek istiyor yoksa? “Bakın bu millî takım, bizi birleştiren şey, bunun arkasında duracağız hepimiz, etle tırnak olacağız.” Nerede? Evropa’da… Hulusi Akar’ın bir konuşmasında bu benzetmeyi bir kez daha kullanması üzerine HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan bu benzetmenin yersizliğini pek güzel vurgulamıştı: “Kürtler ne ettir ne tırnaktır. Kürtler bir halktır ve bir halk olarak dünya halkları gibi kimliğiyle, kültürüyle, diliyle nasıl onurluca yaşadıysa bundan sonra da yaşamaya devam edecektir.”

Bu etle tırnak benzetmesini duyduğunuz her yerde, hele içinden siz de geçiyorsanız bilin ki benzetmeyi yapan kendini et, sizi tırnak mahfiline yerleştiriyordur. Siyasî söylemdeki işlevi itibariyle de tipik bir Freudien dil sürçmesidir. Güler yüzün, dostane tebessümün, uzatılmış “müşfik” elin arkasına gizlenmiş olanı faş eder. Çünkü herkes bilir etle tırnak arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu. Tırnak “had”dinden fazla uzayıp sivrilirse kesilecek. “Uyuz olasın da tırnaksız kalasın” derler ya… Kaşımak lazım çünkü gicişen teni. Ama tırnak hem kaşıyacak hem kanatmayacak. Yani düzenli törpülenecek. Önümüzde sarp yokuşlar belirdiğinde tırnaklarımızla kazıyarak çıkacağız düzlüğe. Tırnak dediğin işte öyle sağlam olacak. Ama tırnakla et arasına sıkışan kir ve pis, etin sahibinin utancı olacak. Düşmanımızın gözünü çıkartacağız tırnaklarımızla, yani yeri geldiğinde silahımız olacak. Ama mümkünse kendi gözümüzü sakınacağız tırnağımızdan. Sonra da mühürleyeceğiz şarkıyı Evropalarda en filelisinden kaleler fethetmeye giderken: “Biz bitti demeden bitmez.” O sene de takımın hocası gene Fatih Terim’miş. Avrupa Kupası’nda gruplardan çıkamamış Türkiye.

CAN PAZAR(LIĞ)I

Geçen hafta canım arkadaşım Aysuda Kölemen’le yaptığımız programda da bahsettiğim gibi, kaç zamandır kafamın içinde sohbet edip durduğum sevgili ve çok kıymetli hocam Beliz Güçbilmez’in okuma/yazma tekniğiyle bulmaya çalışayım cevapları: Tersine mühendislik, diyor o bu yöntemin adına. Hikâyeyi bitirdiğimiz an başa dönüp tekrar okumaya başlıyoruz. Bu ikinci okuma, olay örgüsünün yarattığı heyecandan kurtulup, hikâyenin tohumunu bulmamıza yardım edecek. Tohum, hikâyenin tamamına sirayet eden, çoğu zaman tek sözcükten mürekkep bir “idea.” Yazar ayrımında olarak ya da olmaksızın o tohumu, tıpkı Tabu oynar gibi, adını söylemeksizin öykünün tamamına serpiştirmiş olacak. Tam olarak kestiremeyebiliriz ama etrafında dolaşmamız mümkün. Neyin etrafında dolaşıp durduğumuzu ayrım ettiğimizde tohumu kavramaya başlarız. Bunun kaçıncı okumadan sonra olacağı konusunda bir garanti yok.

Mesela ben senelerdir uğraştığım, bu nedenle yüzlerce kez okuduğum Deli Dumrul’un tohumunu ancak Deli Dumrul’u yeniden yazmak için nihayet cesaret edip -Beliz Hoca’mın dersi için ödevdi- masanın başına oturduğumda tam olarak kavradım. Senelerdir Deli Dumrul’un canından vazgeçilmiş bir evladın trajedisini anlattığını zannediyordum. Deli Dumrul, benim gözümde, devletti ve devlet o trajediden ibaretti. Canından vazgeçilmiş oğulların hayatta kalma mücadelesi. “Kimsesizlerin kimsesi” olma iddiasının kaynağı da bu olsa gerekti. Devlet zaten kimsesizlik korkusunun ta kendisiydi. O yüzden ana, baba gibi adlar alıyordu. Etrafında dolaşmışım meğer fikrin, ana da, baba da, kimsesizlik de tohumun etrafındaki metaforlarmış meğer. Deli Dumrul’un tohumu pazarlıkmış. Dumrul’u sahipsiz canıyla baş başa yapayalnız bırakan şeymiş pazarlık. (1)

Kurumuş ya da coşkun akan (kuri) derenin üzerindeki köprüden geçenden 33, geçmeyenden döve döve 40 akçe isteyen Deli Dumrul’un yaptığı şey pazarlık. Azrail’le arasındaki gerilimin adı can pazarlığı. Babasına gidip can istediğinde de kendi canının pazarlığında. Anasıyla da aynı pazarlığı tekrar eder. El-cevap: “Dünya tatlı, can aziz.”

Nihayet canının kimsenin gözünde bir kıymeti olmadığını anladığında teslim olur Azrail’e. Bu hüzün dolu teslimiyetini de (tabii ki din değiştirmekten söz ediyoruz (2)) kuşanır ve adsız evdeşinin dizinin dibine, yeni bir pazarlık yapmaya gider: “Dünya malımı al, bir kocaya var, yeter ki evlatlarımı (benim gibi) kimsesiz koma.” Adsız evdeş pazarlık masasını devirir! “Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar.” Allah’ın ve ailenin masaya koyduğu zarfı yırtıp atmaktır bu. Tıpkı Antigone’nin ölmüş erkek kardeşini defnedebilmek için dayı/kral Creon’la arasındaki devlet masasını devirmesi gibi. Ne Dumrul’un adsız hatunu tescilli deli kocasına ne Antigone kardeş kavgasında ölen ama cenazesi lanetlenen kardeşine kurban etmektedir kendini. Her ikisi de devletin ve ailenin kurduğu pazarlık masasını devirmektedir. Siz kim oluyorsunuz, diye sorarlar vakti geçmişlerin, vakti gelmişleri harcama rahatlığına hayret ve isyan ederek. Dumrul’un evdeşi ad alamaz belki ama Antigone’nin tohumunda göz kırpar geleceğe. Adsız evdeşin pazarlık masasını devirmesi sayesinde karı-koca 140’ar yıl ömür edinirler. Antigone karanlık bir mağarada, üstelik çocuksuz ölür ama tohumuyla kendisine değen tüm hikâyeleri yeniden yazdıracak güçtedir. Masayı devirmeye cesaret edemeyen baba ve ana Azrail’le buluşur. Dayı/kral Creon’un soyu kuruyacaktır. Hikâye dediğin böyle biter. Final gibi final.

Pazarlık tohumundan yola çıkarak yazdığım öyküyü beğendi Beliz Hoca’m. Ama benimki nasıl bir sevinmek, utanmasam kalkıp göbek atacaktım. Sonuna bir daha bak, dedi, yalnız. O final, bu öyküyü taşımıyor. Kaç gündür düşünüyorum, nasıl bir şey düşünmeliyim ki, final öyküyü taşısın? Henüz bulamadım. Yani o hikâye bitmedi daha.

DEVELER TELLAL İKEN, PİRELER BERBER İKEN

Peki AKP’nin hikâyesi bitti mi gerçekten? Herkes çok emin bittiğinden. Ben de eminim. AKP uzun zamandır öngörülemez durumda, kimin, ne zaman, ne yapacağını bilemiyoruz. Ama bu henüz final yapmadılar diye değil. Aksine, inkâr etseler de görkemli bir final yaptılar. 2015’te. 2013’te Gezi Direnişi’ne verdikleri cevap belirledi o finalin nereye evrileceğini.

1999’da Marmara Depremi ve 2001’de ekonomik kriz, AKP’den önceki devleti sona erdirmişti. AKP, o devletin enkazından toparladıklarıyla (partide temsil edilen eğilimleri kastediyorum) bir tür inşaat tentesi yaptı. Vardır ya böyle parlak muşambadan falan yaparlar, inşaatı çevreleyen iskeleyi kapatırlar ki, toz duman saçılmasın etrafa. Hah, işte tam öyle. Parlak plastikten bir muşamba.

2013’te Gezi Parkı’nın ağaçları kesilecek endişesiyle nöbet tutan gençlere saldırdı AKP’nin polisi (o polislerin sonradan tekfir ettikleri Fethullahçıların kadrosu olduğu söyleseler de, siyasî mesuliyet AKP’nindi, ayrıca polisin tutumuyla dönemin başbakanının tutumu birbirini gayet tamamlıyordu). Devam eden günlerde inşaatın tentesi indi ve o parlak plastik tentenin altında ne türlü bir çalışmanın olduğunu gördük. Tentenin sakladığı bina restore edilmiyormuş, parça parça sökülüyormuş meğer. Parçalardan “seçilmiş” birileri için yeni bir bina yapılmaya başladığını ihdas ettikleri imtiyaz rejiminin ayrımına vardıkça anladık. Böylece hikâyenin tohumu iyice ortaya çıktı. Final gerçekleşti. Bence tohumla da gayet uyumluydu, taşıyordu onu.

AKP başından itibaren bir parti değil, bir pazarlıklar yumağıydı. Pazarlık kızıştıkça, güçlü ve zayıf aktörler iyice belirginleşti. Gezi Direnişi yaydığı enerjiyle, o aktörler arasındaki ilişkilerin fay hatlarını harekete geçirdi. Şimdi artık var olmayan AKM’nin ön cephesi, o tentenin ve ardında sakladığı binanın karşısındaki sivil dayanışmanın temsiliydi. Yıkılması bu yüzden elzemdi. AKM’nin artık var olmadığı yerin tam karşısına yapılan o cami bu yüzden var olduğu sürece yalnızca o duvarı yansıtacak. O meydanda Yeryüzü İftarı için buluşmuş insanların tepesine dikilmiş TOMA’ları, onlardan yana çevrilmiş silahların namlularını, gaz fişekleriyle çıkartılmış gözleri ve nihayet bütün bunlar hiç olmamış gibi davranmaya çalışan dönemin Beyoğlu Belediye Başkanı’nın kurduğu traji-komik devlet iftarını…

O aşamadan itibaren yapılmış tek bir siyasî konuşma ya da analiz yok ki şu ya da bu şekilde, olumlu ya da olumsuz Gezi Direnişi’ne referans verilmemiş olsun. Gezi Direnişi’ni bir devrim anı kılan şey de bu işte. Ve bu yüzden Gezi’de yenildik ya da yendik demek birbirine eş iki pozisyona işaret ediyor. Gezi kimdi ki kime yenilecekti ya da kimi yenecekti? Toplum devlete (kendisini sermayenin hizmetkârı kılmış devlete, belediyeye, polise ve işbirlikçilerine), “hoooop, orda dur, geri bas, bu bizim hayatımız” dedi. Üstelik bunu birlikte yaptı. 40 yıllık küsler orada barıştı. Orada kaldıkları kadar barış yapanlar da oldu, barışı oradan ayrıldıktan sonra sürdürenler de. Herkesin aman olmasın, sakın ha dedikleri şey oldu orda. İnsanlar yurttaşlık temelinde eşitlenip yan yana kendilerinin ve birbirlerinin hakkına sahip çıkabileceklerini ve devleti tam da bu yolla sınırlayabileceklerini öğrendiler. Gezi işte bu nedenle kendisinden sonra olacak her şeyin referansı oldu. Oradaki talepler o andan itibaren tüm siyasî aktörlerin gelecek zaman kipinde neye dönüşeceklerini belirledi. O talepleri okuyup, başım gözüm üstüne, diyenler kalacak, “Olur mu öyle şey? Ne münasebet?” diyenler geride kalacaktı. “Tamam güzel de, o kadar uzun boylu değil” diyenlerse komik duruma düşeceklerdi, o kadar.

Bu dinamiği manipüle etmenin yolu olarak kutuplaştırma siyasetini seçti iktidar. Ama bu ona yalnızca giderek derinleşen bir krizler silsilesi, kendini tekrar eden ve sıkıcılaşan final uzatma telaşesi, her dönemin en kirlisi olarak damgalanmış olanlarla pejmürde ittifaklar kurma “neşesi” ve nihayet bugün devletin en derin kanalları arasında kimsenin yerinde olmayı arzu etmediği bir pozisyon kazandırdı, hepsi bu.

AKP’nin ve Erdoğan’ın, AB ile uyum vs. çerçevesinde dünyaya verdikleri poz bozulmasın diye “göz yumdukları” sivil toplumun-toplumsal muhalefetin iktidarı ebet müddet ellerinde tutmalarının önündeki tek engel olduğunu anladıkları andı Gezi Direnişi ve final onlar bu gerçekle yüzleşmeye başladıklarında şekillendi. 2015 Haziran’ındaki seçimlerle de tamama erdi. O seçimden sonra olanlar AKP’nin “seçimle gitmeme” opsiyonuna sarılma yöntemiydi sadece. Ve bu “hakkını” da kullanabileceği kadar kullandı. Nitekim 2019 Mart’ında yapılan yerel seçimlerden sonra edindiği İstanbul tecrübei 2015 sonrasında geliştirdiği “çamura yatma” yöntemlerinin de eskidiğini ortaya koydu. O nedenle, bütün o dönem boyunca orada olup bugün muhalefete soyunanların asıl ve en çok yüzleşmeleri ve nefis muhasebesi yapmaları dönem de orası (3). Hem belki o muhasebeden yeni bir et-tırnak hesabı daha yaparız, mevzunun aslının ne olduğu iyice ortaya çıkar. 

KENDİNİ TAHRİP EDEN HİKÂYE

Demek ki hikâye 2015’te bitti. AKP’den “Biz bitti demeden bitmez” sloganını duymaya başladığımız sene de gene 2015 (4). Belli ki Serdar Ortaç’ın, 2016 Avrupa Kupası için yazdığı şarkının ilham kaynağı, 2015 Haziran’ındaki yenilgiden sonra yaşananlar olmuş: Yenilgiyi kabullenmeyenin inatçı tahripkârlığı. Böyle düşününce, 2016 Avrupa Kupası’na “Biz bitti demeden bitmez” sloganıyla gidip, gruptan bile çıkamaksızın dönmek Allah’ın kitabında sık sık tekrar edilen bir kalıbı hatırlatıyor: “Düşünmez misiniz?” “Akıl etmez misiniz?”

Ertesi sene Fatih Terim istifa etmişti biliyorsunuz ama sebebini halen anlamadığım bir şekilde bir dolu para da almıştı gene millî takımdan. Adam istifa etsin gitsin diye üstüne bir de müşterek hesabımızdan para aktardılar yani ona. Biraz ona benziyor AKP’nin şu anki hali… “Hayatınızdan çıkmamın, size yaşattığım bu mağlubiyetleri sona erdirmenin bir bedeli var. Yoksa bu sıkıcı mı sıkıcı, yaratıcılıktan yoksun, tohumu çürümüş hikâyeyi döne döne anlatmaya devam edeceğim.”

Ve geliyoruz muhalefet partilerine: Bize anlatacak yeni hikâyeler arayıp duruyorlar. Demokrat Kemal Amca mı olsun, munis mücadele timsali Ekrem Abi mi olsun, devlet etmek hizmet etmektir pozu veren Mansur Amca ya da sağ mahallenin okumuş kızı Meral Hanım mı olsun kahraman?

Bana sorarsanız yeter artık! Hiçbiri… Bu tür hikâyeler yetmiyor çoktan tükenip bitmiş tarz-ı siyasetin tozunu silkelemeye. Gezi Direnişi, “herkesin bir hikâyesi var ve demokrasi herkesin kendi hikâyesiyle var olabileceği yerdir” demişti. O hikâyenin tohumu yurttaşlık, metaforları ise, gerdikleri parlak muşambanın arkasında müşterek neyimiz var neyimiz yoksa kemirenlerle mücadelelerden öğrendiklerimiz. Hak mücadelesi ve adalet arayışı için dayanışma yöntemlerimiz.

Görelim mevcut muhalefet partileri Gezi’nin verdiği bu tarihî derse iyi çalışmışlar mı? Görelim ki bir eksikleri varsa söyleyelim, akılları kesiyorsa tamamlasınlar! Kesmiyorsa salalım gitsinler AKP ve şeriklerinin gitmekte olduğu yere! Geçmişe!

Not: Yazının duyurusunda kullanılan fotoğraf Ümit Kıvanç’ın. Kendisine sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum bu fotoğrafı ve bu yazıya eşlik etmesine izin verdiği için.

1- Deniz Kandiyoti, özellikle kadınların, hayatta kalmak ve kendileri için biraz daha yaşam alanı açmak için aileleriyle ve dahil oldukları cemaat ve cemiyetle giriştikleri müzakereye “ataerkiyle pazarlık” demişti seneler önce. Birazdan değineceğim Gezi’ye ve tarihsel olarak birbirleriyle akran diğer direniş hareketleriyle ilgili bir söyleşi serisinde ise bu kavramdan vazgeçtiğini, çünkü erkeklerin pazarlıktan vazgeçtiklerini anlattı. Azıcık ayrımlı düşünüyorum bu konuda. Pazarlık masasını asıl devirenin hep olduğu gibi gene kadınlar olduğunu, erkeklerin bedenlerinden taşan öfkenin karizmayı çizdirmeme telaşından kaynaklandığını düşünüyorum. Dede Korkut’un Deli Dumrul’un hatununu isimsiz bırakması hiç tesadüfî değil. Öyle bir hatunun bir de ismi olsaydı, Deli Dumrulgillerin esamisi okunur muydu hiç? Neyse…

2- Bilgin Saydam’ın, Deli Dumrul’un Bilinci, Metis (defalarca basıldı), kitabına gönderme yapıyorum elbette. Benim için bir başlangıç noktasıdır. Devlet kimdir, Türkler için din nedir gibi sorularla meşgul olan herkes bu kitaba mutlaka uğramalıdır.

3- Sözüm elbette Deva ve Gelecek partilerine. O esnada içerde mücadele ettiklerini söylüyorlar. Tam olarak kime karşı, kiminle, hangi yöntemle, nasıl mücadele ettiklerini öğrenirsek belki tam olarak neyi, nerede, nasıl başaramadıkları hakkında bir fikrimiz olur. Bu nefis muhasebesini yapmadıkları sürece ne AKP seçmenini ne de AKP’li olmayan seçmeni ikna edebilecekler. Bugün artık son plastik lifleri de esen fırtınayla çözülen plastik tente tamamen aşağı inmiş ve biz çoktan enkaza dönüşmüş devletin neticesiyle yüzleşirken kendileri için son bir nefis muhasebesi fırsatı belirdi. Kullanmazlarsa AKP’nin hikâyesinin kısa sürmüş başarısız “spin-off”ları olarak kalakalacaklar.

4- Şu video yapılmış Kasım 2015’te ve defalarca çoğaltılmış, direkt AKP tarafından yapılmamış ama kopyalarıyla birlikte milyonlarca seyredilmiş, videoların altına binlerce yorum yapılmış. Biri şunu demiş mesela: “Kendimi kötü hissettiğimde bu videoyu izliyorum ve sonunda kendimi hissediyorum. İçime ümit doğuyor. Cesaretlendiriyor.” Videodaki konuşmayı Erdoğan 17 Ocak 2014’te, imam hatip liselerinin kuruluşunun yüzüncü yılı etkinliğinde yapmış. Aşağı yukarı her imam hatip etkinliğinde yaptığı üzere Mehmet Akif’in Asım’ın Nesli şiirini de okumuş. Bütün bu tekrarlar hikâyenin başladığı yerde ve anda bitmeye koyulduğunun da işareti.



Kaynak

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Bu içerik hakkında sen ne düşünüyorsun?

102 Points
Upvote Downvote

Son dakika haberi: Katile yol göründü! İsrail’de flaş gelişme… Kritik adım atıldı

Dünya şampiyonu Ayşe Begüm Onbaşı, mehteranla karşılandı!